Dolunay yıldızların çökmesiyle birlikte yıldızların mor,eflatun ve beyaz renkleriyle süslediği gökyüzündeki mesaisini devralmıştı. Dolunayın yükselmesiyle birlikte başlayan hafif meltem, Zarifdenizin yüksek ve bir o kadar da derin sularını dalgalandırıyordu. Denizin ve irili ufaklı çakıl taşlarıyla buraya has kumun oluşturduğu sahilin ardından, görkemli bir şehri temsil eden yüksek kuleler ve kıyı şeridi boyunca uzanan hisar, dolunayın yaydığı ışık ile parıldayıp gökyüzüne doğru yükseliyordu. Aynı anda kulakları sağır eden tiz bir ses kıyıya git gide yaklaşıyordu.
''-General Beral, üç bin piyadeniz ile surların dışına, ön kapıya gidin. Okçularınız kulelerde kardeşim Aglahad tarafından yönetilecek. '' General, Prensin itiraz kabul etmeyen sesinin ardından yavaş bir şekilde arkasını dönüp surlardan aşağıya olan ulaşımı sağlayan dar merdivenlere doğru yürümeye başladı. Prens o sırada surlarda devriye gezen genç bir muhafıza bakarak, sadece Generalin ve şu anda gözlerini dikmiş bakmakta olduğu askerin duyabileceği bir şekilde mırıldandı.''-Ön kapı geçilmemeli.''General hiç duraksamadan yürümeye devam etti ve merdivenlere ulaştığında ''Umarım'' diyerek homurdandı.
Prens surlarda bir süre dikildi, ardından uzun adımlarla denizi rahatça gözleyebileceği, kapıyı kollayan yüksekçe bir kuleye doğru ilerledi. Şehrin üstünde boğucu bir hava vardı iki gündür. Gündüz vakti bile şehirden askerlerin zırhlarından çıkan tangırtılar haricinde ses gelmiyordu.
Otuzlu yaşlarda gözüken Prens geniş, yan tarafları meşalelerle aydınlatılmış surları geçip dolambaçlı merdivenlerden yukarıya çıktığında, surlarda onu fark eden tüm gözler kuleye dönmüştü. Beyaz ve altın sarısından zırhlara bürünmüş, eline Allord Krallığının kendine has ağaçlarıyla yapılmış bir yay almış ve gözlerini denizden ayırmayan haliyle gerçek bir Kral gibi görünüyordu. Ama o, ona dönen gözlerin hiç birinin farkında değildi, sadece düşünüyordu. Bu saldırının sebebi neydi? Sekiz gün önce askerlerin talim alanında karşılaştığı büyücüyü hatırladı birden. Söylediği esrarengiz sözler aklını karıştırıyordu. Doğru muydu acaba? Gözlerini kapatıp o günü hatırlamaya çalıştı.
Prens`in ancak omuzlarına yetişebileceği kadar uzun, bir o kadarda yaşlı bir adam Ön Kapının kervanlardan birini içeri almak için açılmasıyla birlikte şehre dalmıştı. Kahverengi renkli olmasına rağmen yer yer beyaz çizgileri olan, sağlam ve genç yapılı,görünüşe göre yeterince çevik ve hızlı bir ata binmişti. Siyah bir cüppeye bürünmüş, yüzü ancak cüppesinin içinden bir gölge olarak yansıyan yaşlı bir adamdı bu. Uzun, kırlaşmış sakalı yüzünü örten kapşon tarafından gölgeleniyordu. Elinde uzunca, ucunda siyah bir küre bulunduran, kahverengi,bir asa tutuyordu. Sağ omzunun arkasından ise dikkatli bakıldığında bir yayın ucu zar zor seçilebilirdi. Adam atından yaşına göre hayli çevikçe inmişti ve yine aynı çeviklikle Prens`e doğru yürüyordu. Bir kaç asker mızraklarını önlerinde tutarak adamın önüne atılmaya kalkışsalar da hepsi ani bir irkilmeyle sendeleyip yere kapaklanmışlardı. Adam Prens`e yeterince yaklaştığında sol elini karşısında duran Prens`in omzuna koyarak konuşmaları gerektiğini belirtmişti. Prens ilk başta bunu reddetmek istemişti fakat içindeki bir dürtü onu engelliyor gibi gözüküyordu. Saraya geçip sohbet ettiklerinde ise bu adamın tam bir zır deli olduğuna kanaat getirmişti. Büyük bir Tanrının bir Tanrıça kontrolünde harekete geçtiğini söylemişti konuşmaya başladıklarında. Daha önce duyduğuna göre diğer üç kıtadan ikisinin taptığı Tanrıydı bu. Genellikle diğer kıtalar ile bir alışverişleri olmazdı.Yakın zamanda bir çok yeri işgal etmiş olsalar da buraya hiç uğramamışlardı ve savaş çıkarmak için hiç bir nedenleri yoktu. Aslında yabancıların saldırdıkları diğer yerlerden savaşın hiç olmadık bir zamanda,sebepsiz çıktığı haberi gelmişti fakat bunu herkes gibi Prens`de inkar etmişti. Kesinlikle onlarla bir husumetleri olduğu kanaatindeydiler.Adam kısaca Tanrı ve Tanrıçalardan söz ettikten sonra savaşın çıkma sebebine geldi. Güya bunu şu an Prense tam olarak anlatamazmış, zamanı gelince öğrenecekmiş. Tek söyleyebildiği şey Tanrıçanın planları olmuştu.Ayrıca buna kanıt olarak gökte bir kaç yıl önce belirmiş ve her gece ortaya çıkan yıldızı göstermişti. Büyücüye göre o yıldız Tanrıçanın gözlerinden birisiydi. Bu zırvalıkların hiç birine inanmamıştı ilk başta. Ama şimdi, Büyücünün dediği çıkmış saldırı bu yana Allord`un bu kentine ilerlemişti. Büyücünün deli olduğu fikri değişmemişse de onun dediklerinden bazılarına katılmamak elde değildi artık.
Allord Krallığı kıtanın en güçlü Batı Krallığı olarak biliniyordu.Sınırları batıdaki Zarif Denizden, Doğu sınırında ki Derinovaya kadar uzanıyordu. Güney Sınırlarını Güveyzormanı Kuzey sınırlarını ise Gölgedestanı Dağları şekillendiriyordu.Ülke yıllarca isyanları, yabancı ırkların saldırılarını rahatça bastırmıştı. Bir belki de İki yıl önce ise, kıta dışından gelen gemiler, Kuzeydeki Cüce Krallıklarına indirme yapıp yönetimi kendi ellerine almıştı. Çoğunluğu katledilen Kuzey Cücelerinden kalanlar, Krallığın ortasından yükselen Demirpençe Dağlarında ki Kolonilere katılmışlardı.Aradan 1 ay bile geçmeden yabancı kıtadan gelenler, kendi deyişleriyle Kara İnsanlar Dumanlı Dağları goblinlerle anlaşarak ateşe verdiler. Cüceler dayanıklıydılar ve uzun süre boyunca dayandılar .Şimdi izcilerin getirdiği haberlere göre dağların alçak olduğu batı köşesinden yürüyüşe geçen düşman, düşmüş cücelerin öldüğünü veya esir alındıklarını gösteriyordu.Doğudan gelecek bir yardım olmadan, şehri çevreleyen surların veya sarayın yanında ki Kalenin düşmanı ne kadar dışarıda tutacağı ise kafalardaki şüphenin sadece küçük, görünen yüzüydü.
Prens ülkenin doğusunda, tahtında oturan Kral tarafından beş bin asker ve iki General ile birlikte dört ay önce Batı Şehri Kand'a öncülük etmesi için yollanmıştı. Savaşın çıkacağından tamamen habersizdi herkes.Prens 3.çocuk olduğundan Veliaht Prensi değildi ve Kand`a Batı Yüksek Valiliği yapabilmesi için gönderilmişti. Batı Yüksek Valiliği,Şehir Klanları`da dahil olmak üzere bir çok şeyi denetlerdi. Ayrıca uygulama yetkisi de Klan Başkanlarından bile yüksek seviyedeydi. Lord ve Asiz unvanları ile bu mevkiye gelmesi onun hem Kraliyet Ailesinden, hem de Asillerden, yani yüzyıllar önce kurulmuş en etkin askeri birlikten olduğunu gösteriyordu. Asizlik Asillerin üç büyük Komutanından biri olma şerefine erişenlere bahşedilen bir rütbeydi.Ve hiç kimse bir asizin böyle bir mevkide olmasını eleştiremezdi zaten. Savaş kapıya çatmışken, Prens`in aralarında olması herkese bir moral kaynağı oluyordu.
Denizin üstünde ki duman ve is git gide artarken okçular surlarda,kalede ve kulelerde menzillenmiş, gelecek olan düşmanı karşılamaya hazırlanmıştı. Yaylar şimdiden hafifçe gerilmiş, ucuna yeni dövülmüş demirlerin oturtulduğu oklar sadaklarından çıkmıştı. Soluk alıp vermek git gide zorlaşırken bazı kulelerden öksürme sesleri yankılanmaya başlamıştı. Bu sese birde çokta uzaktan gelmeyen koşturma sesleri eşlik ettiğinde bütün gözler sisin yoğunlaştığı alana dönmüştü. Düşman Gemiler hızla terk edilmiş Limanlara yanaştığında ise herkes ilk hamleyi beklemeye koyuldu.
Yıllar önce inşa edilmiş burçlar ile sahil arasında bir mil kadar mesafe ancak vardı, savaşın olmadığı yıllarda şehir ile liman arası tacirler ile dolu olurdu, şimdi ise boş evler ve pazarlar sessizlikle gümbürdüyorlardı.
Düşman askerleri kayıklarla kıyıya çıktıları gibi gözle görülür hale geldiler, yüzlerce asker düzenli birlikler şeklinde ilk saldırı için hazırlanıyorlardı. Bu ordu bile çok büyüktü, fakat biliyorlardı ki henüz işin başındalardı, denizin üstünde ki gemiler ordunun ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu, ayrıca arka taraftan da bir ordu şehre doğru yürüyüşe geçmişti.
Yabancı diyarlardan gelen askerler yarım saatin ardından saldırıya başladılar. Topraktaki sis bulutunun ardından koşarak fışkıran askerler ile aralarında dört yüz metre kadar kala kulenin üstünde ki prens yanında ki askerlere eliyle okçuların hazırlanmalarını işaret etti. Kendi yayına da sadağından çıkardığı oku yerleştirdi ve gözlerini düşmanın geldiği yöne dikti .Biraz huzursuzdu. Uzun süredir uyumuyordu .Savaş burada çok uzun,yorucu ve zor geçecekti. Eğer burası düşerse ülkenin Batısında ki diğer güçlü şehirlere üç farklı ordu birden saldırabilirdi, ve batının güçlü şehirleri bile böyle saldırılara karşı koyamazlardı. Ülkenin geleceği belkide burada belirlenecekti yani.
Düşmanın surlardakiler için menzile girmesinden bir kaç saniye geçtiğinde ok atışı emrini verdi ve ok yığınları surlardan düşmanın üzerine yağmur şeklinde indi. Yerlere serilen düşmanın öncü kolu kulelerden gelen oklarla birlikte çığlığa boğuldu. Bazısı tiz bazısı boğuk çığlıklar birbirine karışırken sis perdesi tekrardan aralanmıştı. Önceki birlikten biraz daha yavaş ve biraz daha profesyonelce gelen arbeletçi askerler ise feda edilen askerleri açıklamaya yetiyordu.
Ölülerin ardına saklanıp surlara ok akını başlattılar. Bu arkadan geleceklerin ilk habercisi oluyordu. Meydan canlanırken surlardan bir çok beden yere çakılıyordu. Aynı tiz çığlıklar şimdide surlardan yükselir olmuştu. Prens ve yanındakiler durmaksızın ok fırlatıyorlar ,arbelet kullananları zora sokmayı hedefliyorlardı.Onları isabet ettirmek ne kadar zor olsa da bunu başarmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve yere serilen her arbeletçiyle morallerini arttırıyorlardı.
Surlardan gelen oklar git gide azalırken surlara gelen oklar pekte azalmıyordu.Her ölen arbeletçinin yerine yeni birinin geldiğini bir kaç kişi haricinde fark eden henüz yoktu. Prens düşmanı püskürtmeleri gerektiği bilincine vardığında kapının arkasında bekleyen üç yüz süvariye saldırı emri verdi. Kapının gıcırdayarak açılmasından sonra düşmana atılan atlar ve üstlerinde ki cesur askerler sayesinde surlara gelen oklar artık sadece süvarilerin ulaşamadığı yerlerden geliyordu. Süvariler ellerindeki uzun,tahta mızrakları düşmanın kalbine sokmaya çalışıyorlardı. Hızlı ve kolay bir öldürme taktiğiydi bu ve arbelet veya ok kullananlara karşı çoğunlukla işe yarıyordu. Prens kana bulanmış çayırları izlerken içindeki hüznü bastırmaya çalışıyordu. Bunca ölüm nedendi ? Bu insanlar ne istiyordu böyle? Durduk yere başlamıştı savaş. Ne bir diplomasi ne de siyaset. Hiçbiri bu adamlarda yoktu.Tek istedikleri ölüm müydü yoksa? Kan kokusundan mı hoşlanıyorlardı?
Prens acayip düşüncelerine dalmışken surlardan gelen bir ok omzuna isabet etti.Başı dönüyordu. Sanki sırtına bir darbe yemişti. Ama sadece omzu vurulmuştu. Anlamsız olaylar peşi sıra gelirken birden yere yığıldı, bu ok ta neyin nesiydi böyle?
Prens bayıldıktan sonra savaş Prens`in mevkisinde pekte kötü gitmedi. Düşman hızla kapıyı kırmış, fakat okçuların ve Generalin sonradan gelen kuvvetleriyle kolayca püskürtülmüştü. Herkesin yüzü General`in koruduğu ön kapının geçilmesi sebebiyle düşmüş ortalık Ozanların ağıtlarıyla dolup taşmıştı. Bu sürede düşmanda ölülerini toplamış ve aynı zamanda kapı eskisinden biraz kötü şekilde hızlıca tamire edilmişti. Ön Kapıda olanlar ise hala bilinmiyor ve açıklanmakta istenmiyordu...
Prens ayıldığında kendini kulenin içinde ki revirde buldu. Küçük bir odadaydı. Boğuk bir havası vardı. Oda hiç bir yerden hava alamıyordu göründüğü kadarıyla. Kapı demirdendi ve içeriden açılması imkansız hale getirilmişti. Zor zamanlar da hapis olarak ta kullanılması planlanmıştı belli ki. Şu an üzerinde bulunduğu yatak ise odanın sağ köşesinde,odadaki güzel tek şey olarak göze batıyordu. İpek örtüsünü üzerinden atarak ayağa kalktı ve ani bir sızıyla, refleks olarak elini ensesine götürdü.Ensesinde farklı bir şey hissetmedi fakat sırtına doğru inen bir acı oluşuyordu gerindiğinde. Neler olduğunu merak ederek yavaşça ayağa kalktı. Ayaklarını sürüyerek kapıya yaklaştığında kapının aralık olduğunu fark etti. Ağrısından ağırlaşmış kolunu kapının ucuna götürüp kapıyı açtı.
Kapı gıcırdayarak açıldığında burayı daha önce defalarca kez turladığını hatırlayarak düşüncelerini yokladı. Burası savaştığı kulenin içinde ki revirdi. Acaba bir esir miydi ? Düşman kaleyi ele geçirebilmiş miydi?
Durmaksızın aklına gelen sorular yukarıya doğru çıkan ve surla iletişimi sağlayan merdivenlerden birinin inmesiyle son buldu. Merdivenlerden aşağıya uzun boylu biri inmişti. Yaşı yüzünü kaplamış hüznün ardındaki çizgilerden az çok belli oluyordu. Geleneksel Allord General kıyafetlerini giyip, rütbesinin diğer bir işareti olan kahverengi bereyi kafasına geçirmişti. Yer yer yırtılmış elbisesinin içinde ölüden pekte farklı durmuyordu .Karşısındakini tanıdığında ise Prensin yüzüne bir tebessüm yerleşti ve acısını kısa süre unutarak ona doğru yürümeye başladı. Fakat acı onu unutmamıştı... Omzuna giren ve hızla sırtına doğru inen ani sancıyla yere yıkıldı ve ellerini soğuk zemine koyup düşmemeye çalıştı.


LinkBack URL
Geri Linkler Hakkında





Alıntı İle Cevapla