Helssgarde`nin 10 mil kadar doğusundaki çorak ve geniş arazi at nallarının toprağı dövme sesiyle dolup taşarken, güneş göğün tam tepesinde durup yeri olağanca kuvvetiyle ısıtıyor, ya da diğer bir deyişle yakıyordu.


Bulutlar daha önce hiç görülmemiş bir renkteydi bugün, daha bir soluk gökyüzünün mavi rengine daha bir yakındılar sanki. Ne bir kuş ne de başka bir uçan yaratık kirletiyordu gökyüzünü. Yeryüzündeki hareketlilik ise, beş atlının ellerinde uzun mızraklar ile dörtnala güneydoğuya ilerlemelerinden ibaretti.


Bu beş atlının her biri uzun boylu, kaslı, iriyarı tiplerdi. Sakalları ve vücutları insan olduklarını, üstlerindeki elbiseler ile altlarındaki atlar ise bu bölgelerden olduklarını gösteriyordu. Çöl iklimine dayanıklı, uzun yeleleri ile heybetli görünüşe sahip bu çevik bozkır atları sahiplerini hiç durmadan istedikleri yere taşıyorlardı.


Bu küçük grubun en sağında diğerlerinden biraz daha uzun, daha bir keskin bakışlı, yırtık pırtık eski bir pelerini sırtının arkasında salınan liderleri Aglahad duruyordu. Yirmili yaşlarının sonuna gelmiş bu cevher civarın en büyük savaşçısı ve dövüş eğitmeniydi. Yıllarını köyünün içindeki küçük bir talim alanında eğitim vererek geçiren Aglahad güneydoğuda, orklar gibi kötü yaratıklara karşı yapılan savaşı duyduğu gibi civar köylerden bulduğu dört cesur adamla yola çıkmıştı. Yıllardır böyle bir savaşın olmasını bekliyor, ork ve goblinlerin yağma meraklarından kurtulmayı umut ediyordu. Şimdi bu umudunun gerçekleşebilme şansı vardı ve bunun için o da elinden geleni yapmalıydı.


İki gündür yolda olan Aglahad ve sonunda zar zor toplayabildiği küçük grubu son hızla ilerliyorlardı savaş meydanına, cenk onlar için çok yakındı.


***





Elf Prenslerinden Aluntains için zor bir gündü, iki yüz kişilik küçük çaptaki ordusu Aryandai`den ayrılıp The Old Holds denilen düzlüklerdeki savaşa doğru ilerlemeye başlamıştı. Elf Kralları daha önce hiçbir kez saldırıyı göze alamamış olsa dahi Aryandai Kralı olan babası Büyük Elf Kralının rızasıyla iki yüz kişiyi ve en küçük oğlunu bu bölgeye sevketmişti.


Hava güzeldi, muhtemelen Elf Kralının isteğiyle ormana bir sessizlik çökmüş, hafif bir meltem onlara eşlik eder olmuştu. Turuncu renklere bürünmüş sonbahar ağaçları etraflarını kuşatmışken üzerlerinde bir huzur vardı. Ölüme doğru yürüdüklerini bilmelerine rağmen, her fırsatta saldırı yapan Orklara hadlerini bildirmeliydiler. Bunu şimdi yapmalılardı, duydukları kadarıyla insanlar büyük bir ordu toplamışlardı ve uzun yıllar boyunca bir kez daha böyle bir ordu toplayamayacaklardı. Bu savaşa yapacakları her yardımın faydası olacaktı ve biliyorlardı ki, tek bir elf onlarca orka bedeldi.


İçini bu gibi sözlerle rahatlatmaya çalışıyordu küçük Prens, Dünyadaki konumu ne kadar küçük olursa olsun halkı tarafından fazlasıyla sevilirdi. Zaten bu yüzden iki yüz kişi onunla gitmeyi kabul etmişti. Onun da gelmemesi durumunda gidecek elli asker bile toplanamazdı. Ormanda on binlerce Elf askeri olmasına karşın savaşın sonucunun kötü olması durumunda orman korunmalıydı, bu yüzden direkt Orman Ordusu gönderilemezdi. Ayrıca askerler de gitmek istemeyeceklerinden moralleri düşer ve çok daha büyük zayiat olurdu. Bu yüzden sadece gönüllü olanlar yola çıkmış savaş için Elflerin tüm araçlarıyla donatılmışlardı.


Savaşa yavaş bir şekilde ilerliyorlar ve kaderlerinin onlara getireceklerini merak ediyorlardı…


**





Silmeawen Ülkesinin Kralı III. Krielst ordusunun orta kısmının en önünde dikiliyordu tüm heybetiyle. Eflatun rengindeki pelerini hafifçe yağan yağmurla renginin güzelliğini yitirmesine rağmen şimdi daha bir karanlık ve ortama daha bir uygundu. Krielst kalın zırhları ve altın sarısı renklerle bezenmiş kapalı kaskının içinden tüm orduyu yönetiyordu. Sayısı yüz bini bulan askerleri üç kola ayrılmış bir şekilde büyük düzlüğün Batı tarafında savaşa hazırlanıyorlardı.


Bir buçuk yıl önce alınmıştı savaş kararı, yaklaşık bir yıldır ise ordu hazırlanıyordu ve geçen hafta bu bölgeye ulaşmış çevredeki küçük köyleri talan edip büyük bir alana yayılmışlardı. Ork ve Goblinlerin orduları gözle görülemeyecek kadar uzakta insanların saldırısını bekliyorlardı.


Krielst birkaç Komutanı yanına çağırdı, savaş planları bir aydır durmaksızın hazırlanıyordu ve şimdi artık uygulamaya geçme vakitleri gelmişti. Krielst komutanlara ilerlemenin başlaması emrini verdi ve bir saat içerisinde buraya çadırlar yerleştirilmiş, izciler düşmanın üzerine gönderilmişti. Geri dönebilenlerin verdikleri bilgilere göre sis yoktu ve biraz daha ilerlediklerinde düşmanın ordularını rahatça görebileceklerdi. Bölgedeki ork ve goblinlerden daha büyük bir orduları olmalarına karşın başka bir bölgeden ork taburları tüm düzeni bozabilirdi. Fakat şimdilik civar köylerden gelecek takviye birliklerine güvenmek zorundaydılar. Her şey hazır olana kadar akşam çoktan üzelerine çökmüştü ve düşmanlarının en güçlü olduğu akşam vakti bir saldırı yapmamaya karar verdiler. Yeniden incelenen planlar doğrultusunda yarın şafak vakti saldırının başlaması kararı alındı.


**


Güneş ilk ışıklarını dünyaya gönderdiğinde büyük orduda bir hareketliliktir başladı ve bir saat içinde binlerce asker sıraya girip krallarının emrini beklemeye başladılar.


Krielst yine en önlerinde dikiliyordu, eline uzun bir kılıç almış konuşmaya hazırlanıyordu. ‘’Siz Silmeawen`in güçlü, sadık ve cesur askerleri! Boruların sesleri yükselsin, davullar çalınsın, ellerimiz bize zaferi bahşedecek olan toprağı kana bulasın! Yürüyün Silmeawen`nin askerleri! Yürüyün, II. Trionear`in torunu, Elwearton`un oğlu III. Krielst`in önderliğinde ülkeniz için yürüyün! İleri!''